Haber Ötesi

Bilenler bilir…Bundan yıllar önce, 2005’te bu mesleğe, gazeteciliğe “köşe yazısı” yazarak başlamıştım.

Henüz üniversiteden yeni mezun olmuş; bir yandan iaşe derdiyle iş ararken, diğer yandan yazmaya olan o saf sevgimizle sarılmıştık klavyeye, kağıda.

Gündemden, sosyal hayattan, spordan…

Hayatın akışına dair ne varsa tutturabildiğimiz yerden dokunmaya çalışıyorduk.

Zaman içerisinde mesleğin mutfağında piştikçe, hayatın koşturmacası içinde yazdığımız konular, değindiğimiz durumlar çeşitlendi elbette.

Ancak gün geçtikçe anladık ki, sahada fiilen “habercilik” yaptığınızda, olayların tam kalbinde koşturduğunuzda; o koşturmaca içinde olayları uzun uzun yorumlamaya pek fazla vakit kalmıyor. Haber yetiştirme telaşı, “en hızlı şekilde doğruya ulaşma” kaygısı, kalemin o edebi ve yorumcu yönünü bazen gölgede bırakıyor.

Yine de insan, gördüklerini, duyduklarını yorumlamaktan geri duramıyor.

Çünkü yazmak, bir bakıma iç dökme, insanla ve hayatla dertleşme biçimi…

Malumunuz, ne zaman sohbete başlasak, herkesin dilinde adeta sakız olmuş o ezber cümle hemen düşer ortaya:

“…okumayı çok seven bir toplum değiliz…”

Peki, gerçekten öyle miyiz?

Bana öyle geliyor ki, ne okumaya ne de yazmaya karşı peşinen düşman veya ilgisiz bir toplum değiliz. Aslında her şeyin temelinde ilgi ve ihtiyaçlar yatıyor.

İlgi ve ihtiyaçlar belirliyor sanırım okumayı, yazmayı, gezmeyi, tozmayı…

Ancak, ilk emri “Oku” olan bir dinin mensupları olarak da okumakla mükellef değil miyiz?

İlgi ve ihtiyaçlarımızı yeniden masaya yatırmak, çocuklarımıza okumayı bir zorunluluk değil, hayatın doğal bir ritmi olarak göstermek zorundayız.

Henüz lise sıralarında, sonrasında ise gazeteciliğe başladığımız ilk anlardan bugüne, o ilk günkü heyecanla yine yazıyorsak bir şeyler, hala birilerinin okuyacağına, bu topraklarda kelimelerin bir manası olduğuna olan inancımızdandır.

Yazmayı da bir çeşit “okuma” olarak değerlendirmek niyetiyle…

Bilenler bilir…

Bundan yıllar önce, 2005’te bu mesleğe, gazeteciliğe “köşe yazısı” yazarak başlamıştım.

Henüz üniversiteden yeni mezun olmuş; bir yandan iaşe derdiyle iş ararken, diğer yandan yazmaya olan o saf sevgimizle sarılmıştık klavyeye, kağıda.

Gündemden, sosyal hayattan, spordan…

Hayatın akışına dair ne varsa tutturabildiğimiz yerden dokunmaya çalışıyorduk.

Zaman içerisinde mesleğin mutfağında piştikçe, hayatın koşturmacası içinde yazdığımız konular, değindiğimiz durumlar çeşitlendi elbette.

Ancak gün geçtikçe anladık ki, sahada fiilen “habercilik” yaptığınızda, olayların tam kalbinde koşturduğunuzda; o koşturmaca içinde olayları uzun uzun yorumlamaya pek fazla vakit kalmıyor. Haber yetiştirme telaşı, “en hızlı şekilde doğruya ulaşma” kaygısı, kalemin o edebi ve yorumcu yönünü bazen gölgede bırakıyor.

Yine de insan, gördüklerini, duyduklarını yorumlamaktan geri duramıyor.

Çünkü yazmak, bir bakıma iç dökme, insanla ve hayatla dertleşme biçimi…

Malumunuz, ne zaman sohbete başlasak, herkesin dilinde adeta sakız olmuş o ezber cümle hemen düşer ortaya:

“…okumayı çok seven bir toplum değiliz…”

Peki, gerçekten öyle miyiz?

Bana öyle geliyor ki, ne okumaya ne de yazmaya karşı peşinen düşman veya ilgisiz bir toplum değiliz. Aslında her şeyin temelinde ilgi ve ihtiyaçlar yatıyor.

İlgi ve ihtiyaçlar belirliyor sanırım okumayı, yazmayı, gezmeyi, tozmayı…

Ancak, ilk emri “Oku” olan bir dinin mensupları olarak da okumakla mükellef değil miyiz?

İlgi ve ihtiyaçlarımızı yeniden masaya yatırmak, çocuklarımıza okumayı bir zorunluluk değil, hayatın doğal bir ritmi olarak göstermek zorundayız.

Henüz lise sıralarında, sonrasında ise gazeteciliğe başladığımız ilk anlardan bugüne, o ilk günkü heyecanla yine yazıyorsak bir şeyler, hala birilerinin okuyacağına, bu topraklarda kelimelerin bir manası olduğuna olan inancımızdandır.

Yazmayı da bir çeşit “okuma” olarak değerlendirmek niyetiyle…

Bir yanıt yazın